• Burak Gezer

Kızılgeyiklerin Peşinde

Arazi koşullarında çalışmaya alışık olsam da, yaban hayatında yaşadığımız bazı yakınlaşmalara alışmak zaman alabiliyor. Bu yazımda sizlere kızılgeyiklerle olan ilk temasımdan bahsedeceğim.


Sabaha karşı saat 3.30'da çalan alarm ile başlayan soğuk bir gün. Hazırlanıp çadırdan çıkıyorum. Gökyüzünde kocaman bir dolunay var, etraf tüm detaylar gözümle seçebileceğim kadar aydınlık. Uzaklardan böğüren erkek geyik sesleri geliyor. Sesler çok güçlü, Jurassic Park filmindeki dinozor sesleri gibi ormanda yankılanıyor. Seslerin neye ait olduğunu bilsem de tüylerim ürperiyor.



İki kişi, iki farklı bölgedeki kamuflaj çadırlarına gireceğiz. Bir gün önceden hazırladığımız eşyalarımızı alıp araçlara biniyoruz, ekipten bir kişi kurduğumuz kamuflaj çadırlarına kadar bırakıyor ve dönüyor. Artık yalnızım. Sessizce yürüyüp çadıra yerleşiyorum. Ardından önümü görmemi sağlayan kafa lambamı kapatıp güneşin doğmasını bekliyorum. Bu bekleme yaklaşık bir buçuk saat sürecek. Tabii ki güneş doğana kadar boş boş durmuyorum. Hava kameranın çekebileceği seviyeden karanlık da olsa, izleyerek ve dinleyerek hareketleri takip ediyorum. Bu bekleme ara sıra da olsa gergin hale gelebiliyor. Bazen ortam tamamen sessiz hale geliyor, hiçbir şey hareket etmiyor ve güçsüz ay ışığında devasa bir ağaç bir geyiğe benzeyebiliyor. Ağaçlar arasında ayrı duran bir dal ise bana bakan bir ayı sanki. Bunlar o kadar gerçekçi benzetmeler ki hava aydınlanana kadar gerçek olup olmadığına anlamak imkansız hale geliyor. Gözlerim sürekli bir canlıyı aradığı için bu siluetler oluşuyor belki de ama her ne olursa olsun gecenin karanlığında size bakan bir ayı düşüncesi bile ortamı germeye yetebiliyor. Dakikalarca bakıyorsunuz, o da size bakıyor, ta ki güneş yüzünü gösterene kadar. Kendime gülüp beklemeye devam ediyorum.



Kamuflaj çadırları aslında oldukça küçük ve görüş alanları çok dar. Ön tarafında kameranın lensinin çıktığı delik ve etrafını saran bir kamuflaj filesi, yanlarda ise avuç içi kadar birer delik. Bu kısıtlı görüş ile sabahın olmasını beklerken hemen arkamdan gelen inanılmaz güçlü bir böğürme sesi tüylerimi diken diken ediyor. O kadar yakın ki sanki çadırın yanında duruyor. Bölgenin baskın erkeği olan bu devin güçlü sesi sanki bir konser alanında ses sisteminin önünde duruyormuşum gibi tüm vücudumu titretiyor. Büyük bir aslanın kükremesi ile bir ineğin böğürmesinin karışımı gibi olan bu sesi iliklerime kadar hissediyorum. Teoride bir şey yapmaz, insandan çok korkuyorlar. Belki de orda olduğumun farkında bile değil. Ama bulunduğum yer onun bölgesi, onun mekanı. 220 kiloluk, kocaman boynuzları olan bir dev. Üstelik şu anda üreme dönemindeki hayvanın aklı başında değil. Çadırın içerisinde hiçbir şey görmeden bunların düşüncesi bile tedirgin olmak için yeterli bir sebep. Çadırın içerisinde öylece oturuyorsunuz. Dışarıdan gelebilecek saldırı niyetli olmayan bir temasa karşı bile hiçbir savunmanız yok, önlem alamıyorsunuz. Sadece olacakları bekliyorsunuz.


Ardından sesler arkamdan dolaşarak sol tarafıma ilerliyor. Başka bir erkek geyik ile kavga sesleri gelmeye başlıyor. Böğürmeler, boynuzların birbirine çarpma sesleri kısa bir süre devam ettikten sonra baskın geyik diğerini uzaklaştırıyor. Koşarak uzaklaşan geyiğin ayak sesleri. Hiç bir şey göremeden tüm olaylar son buluyor.


Güneşin doğumuyla beraber uzaktan gelen geyik sesleri haricinde hiçbir hareket kalmıyor. Kamuflajdan çıkış saati yaklaşmasına rağmen hafıza kartları tamamen boş. Fakat uzun süredir nispeten yakınlardan gelen geyik sesini dinleyerek takip ediyorum. Ses tek bir bölgeden geliyor, bir süredir aynı yerde sabit. Kamuflajdan çıkıp gizlenerek geyiğe yaklaşma kararı alıyorum. Kamera ve tripodu alıp sese doğru yürümeye başlıyorum. Bir yandan çok heyecanlıydım bir yandan gergin. Böyle bir canlıya ilk yaklaşma deneyimim olduğu için beni gördüğünde nasıl tepki verir pek bilmiyorum.



Yaklaşık yarım saat boyunca ormanın içerisinde geyiği dinleyerek sessizce, saklanarak, adım adım ilerliyorum. Sesler iyice yakından gelmeye başlıyor ancak hâlâ geyiği göremiyorum. Aramızda sadece bir tepe kaldı. Yavaş ve sesiz adımlarla tepenin yamacından zirvesine doğru yükseliyorum. Nefes nefese tepeye ulaştığım anda aradığım geyik tüm heybetiyle vadinin karşı yamacında beliriyor. İri bir erkek geyik, beş ya da altı yaşlarında olmalı. İlk gördüğüm an ne yapacağımı bilemiyorum, olduğum yerden öylece izliyorum. Geyik beni farkediyor fakat pek bir tepki vermiyor. Bu davranışını bana izin vermiş olarak kabul edip kamerayı kuruyorum. Harika pozlar veriyor, sanki buraların kralı benim der gibi başı dik bir şekilde böğürerek dolanıyor. Kadrajımdan çıkmasıyla beraber dikkatlice toparlanıp konumumu değiştiriyorum. Aramızda yaklaşık 50 metre var ve beni görmesine rağmen doğal davranışını bozmuyor, bana alıştı sanki. Biraz daha görüntü alıyorum, sonra yavaşça ormanın içerisine doğru ilerleyip kayboluyor. Kamerayı kapattıktan sonra yanımdaki ağacın dibine oturup nabzımın düşmesini bekliyorum. Kalbim uzunca bir süre resmen ağzımda atıyor.


Gerginlik, mutluluk, heyecan beni aralarına öyle aldılar ki yaşadığımı hissettim her zerremde. Bu anı korkunç olarak tanımlamazdım ama gerçekten korktum. Aklıma her gelişinde o anı tekrar yaşıyorum adeta. İşimi bu açıdan da çok seviyorum, duygularımı ve düşüncelerimi canlı tutuyor. Çektiğim görüntülere baktığımda hissettiğim şeyleri yazıya dökerek size de yaşatmak istedim. Beğenmeniz dileğiyle...



119 views0 comments

Recent Posts

See All